29 Eylül 2007 Cumartesi
KAFKASYA’DAN OSMANLI ÜLKELERİNE ÇERKES GÖÇLERİ
İlk göç ms.1864 de 700 bin ile bir milyon insan Anadolu yani şimdiki Türkiye’ye geldi. Yine ms.1876 da 600 bin çerkes Balkanlara yerleşti. MS.1859 ile 1879 yıl. arasında çoğu çerkes olmak üzere 2 milyon insan Kafkasya’yı terk etti.Göç sonrası ancak 1,5 milyon kişi hayatta kalabildi.Küçük Asya bölgesi içinde Erzurum, Sivas,Çorum,Çankırı, Adapazarı,Bursa ve Eskişehir’e yerleştiler. Ms.1885 ile 1908 yıl. arasında 1000 aile İzmit’e gelmiş. Buradan trenle Ankara’ya gönderilmiş. 372 aile Adana’ya tekrar aynı şekilde 135 aile Adana’ya yerleşmişler.Kısacası 1881-1914 yıl. arasında Kafkaslaedan yarım milyon insan göç etmiş.
DİN
Bir ara Zerdüşlük ve Yunan kültleri inanç sistemleri arasında var. Yaklaşık 4.yy dan sonra Gürcistan hrıstiyanlıkla tanışmış ve bu din zamanla bazı çerkes kabileleri arasında kabul görmüş. Ms. 8.yy da Bizanstan kaçan yaklaşık 20 bin Yahudi nin Kafkasya’ya yerleşmesi ve Türk kökenli Musevi Hazar krallığı ile kurulan ilişkiler sonucu bazı Çerkes kabileleri Museviliği seçti. Ms.18.yy da islama girdiler ama geç bir tarih olmuş. Bugün büyük çoğunluğu İslam Sünni mezhebindenler.
ÇERKES MİTOLOJİSİ
Çerkes mitolojisinde baş tanrı Tha’dır. Tha(insanlara acıyan, onlara yardım eden)
Çerkeslerin mö. 6.yy dan bu yana Kafkasya’da yaşadıkları sanılmaktadır.Türklerin Çerkes adını verdiği Kuzey Kafkasyalı Adige halkına, Araplar Şerkes/Şerakis, Batılılar ise Kirkassien adını verirler. Yaşadıkları bölge Azak denizini, Karadenize bağlıyan Kırım boğazından Gürcistan’a kadar uzanan ve Kafkasya diye anılan kıyı bölgede yaşadıkları sanılır.
22 Eylül 2007 Cumartesi
ANTROPOLOJİK AÇIDAN TÜRKLER VE KITALAR ARASI GÖÇLER
ANTROPOLOJİK AÇIDAN TÜRKLER VE KITALAR ARASI GÖÇLER
Mezopotamya’ya donuk beyazı, Batı-kuzey Hindistan’a sarı Mongoloidi,(mongol;Yam simgesinden olup tam çekik gözlü safran sarısı benizli olduğu sonradan aralarındaki evliliklerden ton farkı ile türlü melez ırkların çıktığı bilinir),İndus civarına(indus,Çin’in kuzeyinde Tibette) beyaz Aryani yerleştiriyorlar.
Bundan 40-50 bin yıl evvel Türkistan’da yaşamış mongoloid tredlere sahip olmayan, Sami, Aryan, Kongoid’den uzak bir soy var. Bu soyu Proto-Avustraloidler diye isimlendirmişler.
Tunç derililer; Türk ve Türkiklerinide içine alır.Tunç derililer; ne beyaz Moğol ve nede Aryan zencisidir. Çünkü Türk denildimi, akla ilk gelen Moğoldur.
Anadolu’da ki bazı insanların kuyruk sokumlarında Moğol mührünün görülmesi, gözünde epikantinin biraz fazlaca olması sebebiyle, ferde Moğol diyemeyiz.( epikantik:Asya tipi iç göz çukuru demektir). Mongoloid olması için kafatası hazinesinin 1400 cm3. üzerinde ve braki olması gerekir. (braki:yuvarlak demek)
Tunç derililerde arızalı olarak braki görüldüğünde, kafatası derhal daha bebek iken mekanik bir aletle dolikosefal(kavun kafa yani uzun kafa) hale getirilir. Hunlarda, Mayalarda, Eskimolarda hep böyledir.
Göz içten asklı olup kesimi yukarı doğru, çift epikentili, siyah ve tretleri doğumla gelir. Moğol’da kaşlar kısa ve dikinedir.
Dudaklar ince ve vucut renginde. Tunçderililerde renk farkı var.
Burun doğumdan yayvan ve içi kemerlidir. Bazı tunçderililerde böyle yayvanlığın jenerasyonlarca ratip iklimlerde yaşıyan halklarda olduğu gibi teşekkül etmiş olması mümkündür.
Moğol saç ve kıl kesimleri yuvarlaktır.Kalitesi düz, mavi ışınlı, kalın siyahtır.Tunç derililerde ve Moğollarda vücut kılları azdır.
Deri kirli sarı renkte, tekstürü düz ve kalındır. Renk kategorisi 4-5 iken tunç derililerde bu 10-36 arasındadır.
Moğol, kuyruk sokumunda 2 cm. Çapında kül rengi bir işaretle doğar, cilde renk buradan yayılır.Moğollar bu renge asalet rengi derler ve öğünürler.
Moğolların el ve yanaklarında jenerik ve ekstra ince kan damarları çok karekteristiktir.
Öz Moğol dili ile Tunçderili dili arasında benzerlik yoktur.
Tunçderililer misafiri Tanrı elçisi gibi görürler.
Moğollar evlerinde ecdatlarından görme gelenek olan, zehirle misafiri öldürürlermiş.
İbni Sinaları yetiştirmiş olan Tunçderililer primitif zamanlarda Trepanning denilen beyin ameliyatı yapmışlar.Aspirini, kinini ve binlerce bitkiden ilaç yapmışlar.
Yamyamlık, büyük göçlerin ekonomik şartlarından doğmuş.
Tunçderililerde nefse zulüm ve intihar oranı çok düşüktür.Bir Moğol veya Aryan için bunlar kolayca tatbik edilir.
Türkler sarı ırk değil çoğunlukla beyaz tenlidir.(Afet İnan, T.T.K. s.32-33)
Mısır halkı: Babil’den gelmiş(Babil Fırat-Dicle nehirleri arasındaki saha) Bir kısmıda Libya’dan gelmiş olabilir.(Bu görüş Meyer’e ait.)
Cambridge göre: a) Akdeniz ırkı olabilir. b)Mısırlılar yerlidir diğer görüş Arabistan’dan gelmiş. Sami ırkından probbabil(Babil öncesi) kültürünü Mısır’a getirmiş olabilir.
Arablar dolikosefal ırk. (yani uzun kafalı) Aden’de(Yemen’de) kafatasları ölçülmüş.
Uzun boylu dolikosefaller: Bulgarlar, Araplar, Afganlılar.(Farslıların bir kısmı braki(kısakafalı)-bir kısmı dolikosefal yani uzun kafalı.
TARİH VE ETİMOLOJİ
TARİH VE ETİMOLOJİ
Etimoloji: kelimelerin menşeini araştıran bilim.
Çingane/ çingene: Hindistan asıllı göçebe halk. Yunanca: Tsingani, lisanları başka dildir. Arab taifesi ol dilden anlamaz. Çingen misalinde söylerler. İstanbul ve Edirne ve sayir Rumeli Müslüman çingeneleri her hane ve her mücerredden yigirmi ikişer akçe resim verürler(Ömer Lütfi Barkan 1943)
Ermeni: Din veya millet terimi. Farsça: Armani * Evvel karye-i Bayur ki Ermeni kendidür,Dörtbin karaca akça bağ haracı deyü verürler imiş (Ö.L.Barkan)
- Karı, ermeni gelini gibi ne kırıtıyorsun (s.m. Akıs)
- Ermenistan: Ermenilerin Kafkasya’da ki cumhuriyeti.
- Erzurum: Doğu Anadoluda ki şehrin adı. Arz-ı Rum (Arabça ard ‘ toprak’ arazi ve Rum ‘Roma’ Bizans imparatorluğu; Anadolu) yahud Arzan-ı/ Erzen-i Rum .
- Erzurum’a yakın olan Arzan / Erzen şehri 1049 senesinde Selçuklular tarafından yıkıldıktan sonra ahalisi Erzurum’a yerleşmiş.
- ETNİK: “ İnsan grublarının menşeilerine göre (aidiyet) Fransızca, etnik, Yunanca: etnikos
- *Kent deyince yada kimi zaman kullanılan deyimle “metropol” farklı Tanrılara tapılan bir yer geliyor.(o.Duru)
- *Düşündükçe, son yıllarda patlak veren kürt sorunun etnik bir sorundan çok ekonomik sorun olduğu kanısına vardım( M.Ungan)
- *ADAM: “yetişkin erkek kişi, insan, Adem, Türkçede şahıs isimlerinde ki mana gelişmesi için b.Abbas yolcu
- Adem “erkek adı
Adam < İbranicede “toprak” * Gelecek olduğunu bilse idi neslinden, almadan Hazret-İ Havayı boşardı Adem(şair Eşref) Adem baba “çıplak veya perişan kılıklı çıkarken iki dirhem bir çekirdek (R.Ilgaz) - Yeni Latince. Pomun Adami, aynı manada (Adem’in elması”, Orta çağ inancına göre
- Hz. Adem’in yediği yasak elmanın boğazında takılı kalan parçası)
- *İbranice. Tappwahha-adam “insan şişi”
- *Zayıf, incecik boynunda ki adem elması aşırı belirginleşiyordu son günlerde.(Füruzan 192 k s) *Ayran bardağını ağzına dayayıp lıkır lıkır içti. Her yudumunda zayıf gırtlağında ki kemikli adem elması yukarı çıkıp çıkıp tekrar iniyordu.(M.B.Kanok)
- *Ademoğlu rezaletten hoşlanıyor vesselam (H.R.Gürpınar)
- Anadolu(vurgusu ikinci hecede) Yunanca(anatoli) *Bilmezsin Murad, bilemezsin,.. sen Anadolu uşağısın: temiz hava, temiz toprak başka şey…(Mahmut Yesari)
- *Anafor (argo) “yolsuz veya emeksiz elde edilen şey
- *Arı “Hind-Avrupa dillerinin bir şubesine ait
- *Asabiyet: sinirlilik
- *Asabiyet: milliyet hissi.
- *Asya: Bugünkü anlamı (kıtanın anlamı) Arapçası: Asiya
- Latince : Asia Eski yunanca (asia), Akatçası: asu “dışarı çıkmak”
- Çatak”iki dere veya iki yolun birleştiği yer; su akıntılı yerler, dağlarda derin dereler. *çıtak:köylü, kaba adam.
- *Çiğil Çiğil, bakınız cığıl cığıl “suyun akarken çıkardığı yavaş ve tatlı ses.
- *Dürzü: Arapça: Durzı “Suriyede ki Duruz cemaatına mensup kimse . Dürzi. Dürzü “herif gibi kabaca konuşanlarda hafif sövme tabiri.
- *Çora: tuz; çamaşır ve bulaşık yıkamada kullanılanbir çeşit toprak.
- *Alp eren “yiğit, kahraman”
*Koca Hızır derlerdi alp erenlerinden şır ner bahadurlardan idi, bie er vardı. (Oruç b.Adil) - *Alp dağları. Fransızca. Alpes. Eski yunanca da (Alpeis)
- *Derbend: Bir dağ geçişini koruyan kale, Farsça: darbend yani kapı sürgüsü (dar kapı)* Çok şehirler ve vilayetler, yollar, derbentler onun fermanıtdı, dağlar arasında dar boğaz şeklinde geçiş.
- *Arı “Hind-Avrupa dillerinin bir şubesine ait
Kaynak:Tarih ve Etimolojik Türkiye Türkçesi;Andreas Tıetze Cı İst.2002.
MEVLEVİLER BELDESİ KONYA
MEVLEVİLER BELDESİ
Fransız Seyyah Clement 1891 Yılında Argıt Hanı, Ilgın, Kadınhanı, Ladik ve Konya’ya geldiğini söylemekte ve şunları anlatmaktadır: 27 mayıs 1891’de Akşehir’den sonra yol tamamen Doğuya dönüyordu. Çaydan beri yürüdüğümüz Sultan dağından ayrıldık. Bir tepeciğin ardında Karaöyük köyünü gördük. Buraya halk Lapakale diyordu. Buranın az uzağında Gölnes’in solunda Yılan –Yusuf Derbendini gördük, büyük Argıt hanı köyü, kavak ağaçları ile çevrili bahçeleri ve iki gözlü zarif bir köprünün arasında uzanıyordu. Köprünün üzerindeki Arapça kitabe silinmişti. Argıthanı kasabasının evleri samanla karışık toprak sıvayla sıvanmış, terasları kalın direkler üzerinde oturuyordu, basit yontulmuş ağaç gövdelerinden yapılıydı. Argut köyü, yemyeşil bahçeleri ile geniş ovanın ortasında bir vaha gibi duruyordu.
Buradan Ilgın’a kadar araba yolu aramak boşunaydı, arabalar eski yolu takip ediyorlardı, yürüdüğümüz patika yol gelen geçen yolcuların ayak izlerinden meydana gelmişti. Şehir adı almayı çoktan hak kazanmış olan büyük Ilgın kasabasına girmeden önce bir kaplıca tesisine
rastladık, bina antik çağlardan kalmış, Selçuk ve Osmanlı Türkleri tarafından restore edilmişti. Hacı Halifenin eseri Cihannüma’ya göre bu Ilıcanın kubbesi Anadolu Selçuklu
Sultanı Alaaddin Keykubad tarafından yerine oturtulmuştu. Roma döneminde ılıca tesis olarak vardı. Hatta Roma zamanında kaplıca denen termalin üstü açıktı. Romanın mimari tekniğidir.
Ilgın’da eski bir hamam ve birkaç orta çağ kalıntısına rastlanıyordu. Şimdi çanak çömlek atölyesi olarak kullanılan hamam, beklide eski “çifte hamam” dan kalmaydı. Ilgın’da İstanbul
Camileri tarzında, yapılmış bir cami ve bedesten gördük. Ilgın’dan ayrılırken sekiz dilimli konik kubbeli küçük pramidal anıtsal yapı gördük. Ilgın’dan sonra solda ova gördük, solda tepelerin ortasında bir çanakta ılgın gölü, av ötede kurumakta olan bataklık görülüyordu. Ilgın’dan itibaren devam eden at arabası yolu ile
28 mayıs 1891 sabahı yola devam dedik. (o gün dehşetli sıcak başımıza vurdu.) Ladik’e doğru devam dedik. Ladik’in akrapolu yani merkezi olduğundan yok olmamıştı. Bugün ise
Kasaba çimentosuz, taşların üst üste bağlanarak yapılmasından meydana gelmiş fakir kulübelerinin yer aldığı acayip yerleşme merkeziydi. Hiçbir ev iki katlı değildi. Zeminde döşeme yerine antik taşlar kullanılmıştı. Kasabada sanayi olduğunu fark ettik halı, kilim dokuyorlardı. Köyün ortasında jandarma karakolu vardı. Bize kahve yerine kayısı marmeladı
ikram ettiler. Buradan ayrıldık
Evden meydana gelmişti. Derbent, Farsça “dar kapı” demek, bir dağ geçişini koruyan kale.
Fakat şimdi 9 ev falan yoktu. Derbent düz ovanın ortasında yanında ortaçağdan kalma kervansaray bulunuyordu,(şimdiki Tokuzun han, malum 1990’lı yıllarda restore edildi.) içinde
Jandarmalar atlarıyla karmaşık vaziyette yerleşmişlerdi. Kervansaray 28 adım uzunlukta, 18
adım genişlikte, geniş avluya sahipti. Bize refakat eden iyi silah teçhizatlı iki jandarmadan birisi, vilayet merkezine yani Konya’ya yaklaştığımızı fark etti ki hemen çantasında taşıdığı
pantolonunu çıkardı. Pamuklu elbiselerinin üzerine bu iyi pantolonu giydi. Ama bize tuhaf geldi. Neticede akşam saat altıda Konya’ya ulaştık. Koca ovada uzun sırıklı (mancırıklı kuyu
Ağacı) kuru susuz kuyudan başka şeye rastlamadık.
Mevlana’nın yattığı türbenin 18 dilimli kubbesi vardı. Yanında ilkel bir cami vardı. Şemsi
Tebrizi Türbesinde hiçbir yazıya rast gelmediğini söyleyeyim. Burası küçük temiz sevimli mahalle camisiydi. Mevlana (Celaleddin-i Rumi) nin üstadı burada yatıyordu.
Şems, siyah keçe giyiyordu. Seyyah o günlerde şunu anlatıyor: Yazın halk damlara çıkmış sere serpe uzanmış yatıyordu. Anlaşılan hava sıcak halk damlarda yatıyor.
Konya çarşısı, ıssız dükkanların arasında gözümüze mavi bir kubbe göründü. İki sıra dükkanların uzandığı dar bir yoldan ilerledik. Dükkanlar basık tavanlı ve tek katlı. Ormandan kesildiği gibi getirilmiş, ne boyanmış nede düzeltilmiş kalaslarla ayakta durmaktadır. Önlerinde birer eyvan alıyor. Döşemeleri toprak kaplı. İşte Konya çarşısı.. Eski, düşkün bir başkentin fakir mağazaları.. Bir kaza merkezi olarak kalmış. Zira Mevlevi tarikatının kurucusunun bağrında yatıyor. Demir kapıyı açarak dar bir avluya girdik, avlu çepe çevre camlı hücreleri Türk tarzı döşenmiş salonlar, sofalar ve çiçek saksıları ile sarılıydı. Çelebi Efendinin vekili bizi burada karşıladı. Dergahın postnişini Ilgın’a kaplıcalara gittiğinden göremedik. Eski boyalı süslerin arasında Şam evlerinde olduğu gibi, çiçek, meyve figürlerine rastlasak daha iyi olacaktı.Dervişler bize şekerli içecek sundular. Bölgenin maliye memurlarından biri tercümanlık yapıyordu..Memur Giritli olduğu için lisanı biraz değişikti. Az sonra türbeyi gezmek için buyurun edildik. Caminin içinde demirparmaklı set üzerinde sayısız Müslüman mezarları yer alıyordu. Mevlana’da mermer sanduka içinde yatıyordu. Selçuklu sarayına yakınlık kurmuş. Bütün Mevlana ve oğlu Sultan Veledi dahil bugünkü Çelebiye kadar sülaleyi de bulabilirsiniz. Osman oğullarının Mevlana sülalesine neden bu kadar yakınlık gösterdiklerini şimdi daha iyi anlıyoruz. Nitekim bir Osmanlı padişahı tahta çıkacağı zaman İstanbul’da Eyüp Sultan tarafından, bağımsızlık işareti olarak gönderilmiş olan bayrak ve davulun hatırasını yaşatmak istemişlerdi.Konya tamamiyle yıkılıp yok olmaktan kurtulduysa, Mevlana’nın hatırı içindi.
Mevlevi tarikatına girmek isteyen gelecekteki kardeşleri için 1001 gün hizmette bulunmaktır.
Bu süre yaklaşık olarak iki yıl dokuz aydır. Şöylece sıralanır: 40 gün hayvanları tımar etmek.
40 gün ortalık süpürmek. 40 su çekmek. 40 gün yatakları sermek. 40 gün odun kesmek. 40 gün mutfakta çalışmak. 40 gün pazara çıkmak. 40 gün meydan odasında hizmet etmek. 40 gün teftiş.
Günlerin bitişine kadar bu hizmetler tekrar edilirdi. Aday görevini yerine getirmekten bir gün bile geri kalsa, bütün hizmetlere yeni baştan başlamak gerekmekteydi. Hizmet gereği gibi tamamlanınca, aday bütün günahlardan arınmış sayılıyordu, derviş elbisesi kendisine giydiriliyor, ikameti ve ibadeti için ona bir hücre ayrılıyordu. Bir merasim yapılıyor, tarikatın
Yolları artık merasim yapılıyor, Kur’an okunuyor, tarikatın yolları artık önünde bir bir açılıyor, öncelikler kendisine öğretiliyor ve kemal derecelerine göre, Derviş böylece sema, tefekkür ve müzik yolu ile Allah’ına yaklaşabilirdi.
Evet, Mevleviler aslında müzisyendir. Zikirleri ‘sima’ (müzik)adını taşır. Müzik adamı yumuşatır. Bilinir ki Mesnevinin ilk beyitlerinde Mevlana, ruhun aslından ayrılışını ve bu yüzden çektiği ızdırabı anlatır, ruh yeniden dönebilmek için çırpınmaktadır.’Kamışın sesini dinle ayrılık yüzünden kopardığı feryatları duy; Beni kamışlıktan ayırdıklarından bu yana erkek ve kadın inleyişimden bıktı usandı, kalbim ayrılık acısı ile şerha şerha yarılmıştı. Arzu ve isteklerin verdiği acıları anlatmaya çalışıyorum.
Aslından ayrılan herkes yeniden geri döneceği zamanı özler.Buluşmak için feryat ediyorum..iyilerin de kötülerin de dostuyum ben.. Bu ney sesi ateştir..Rüzgar değildir, bu ateşten taşıyamıyan yaşayabilirmi ?
Celaleddin’in ailesinden gelen bütün Mevlevilerin lideri olan Çelebi, Osmanlı imparatorluğu
Protokolü içinde resmi bir görev yüklenmektedir. Haliyle Konya Orta Asya hür düşünce dervişlerini kendine çekiyordu. Çünkü Konya her türlü tesirden uzak, mistik kentti.
Alaaddin caminin mimari Şamlıdır. Adı Muhammed bin Havlan olup cami 13.yy güzel bir Arap eseridir. Aynı Konya sarayının bir karışımı olduğu açıkça ortaya çıkmıştır.
Konya ovasında son gezinti Ateşbaz Veli mezarının ziyareti. Hemen 15 kuruşa bir araba kiraladık, iki zayıf atın çektiği arabayla, bütün gün bozuk yollarda seyahat ettik. Meram yolunda terkedilmiş bir kubbeye rastladık. Türbe Ateşbaz Veli’ye ait dediler. Mezar kitabesi okununca Şemseddin’in olduğu görüldü. Halk bilmiyor çünkü cahil.
Dönüşümüzde Konya’dan Dinar’a 4 günde gelebildik. Bu arada Çerkesköy hanlarındaki sıkıntılar, Ilgın’dan ,Akşehir’e araba ile gelişimiz . Ilgın’dan at kiraladık atın gelmesini Çerkesköy’e yakın bir yerde bekledik. Ilgın’dan atlar geldi. O arada ılgın kervansarayından
birde araba bulduk, araba dört tekerlekli uzun tahtadan ibaretti. Dolayısıyla arabaya bindik.
Argut köyüne tekrar geri geldik. Köy karmakarışık evleri ve sakin insanları ile Argut köyünü
yeniden gördük. Hava kararırken Akşehir’e girdik. Her gittiğimiz yola jandarma ile gittik.
Yani jandarmasız yola çıkmazdık. Akşehir’den ayrılacağız jandarma yok. Jandarmalar Sultandağına eşkıya takibine gönderilmiş. Yörük Osman adlı haydut çete, çevre halkını kendisi ile uğraştırıyordu. Neticede hapisten yeni çıkmış jandarmalarla yola devam ettik. İshaklıyı geçtik ve Çay’a geldik. Akşehirli jandarmalar bizden ayrıldılar. Zor bela Bolvadin’den jandarma gelecek dediler. Velhasıl Afyon’a doğru yola koyulduk. Karacaviran ile Geneli köylerini uzaktan gördük. İki köyde pek fakirdi. Geneli köyünde yeni yapılmış bir han vardı, duvarları çamurla sıvanmıştı, direkler arasından yeşil dallar fışkırıyordu. Ayrıca
Nargile şişeleri dizili rafları ile bir kahve gözümüze çarptı. Kahveyi Afyondan gelmiş bir Ermeni işletiyordu. Hayret ettik, Ermeni bu kadar Müslüman kalabalık arasında iyi yaşıyor.
Kağnı abrasıyla yolculuk ediyorduk çok kötüydü. Dört tekerlekli muhacir arabası Anadolu’ya
Bulgaristan ve Doğu Rumeli muhacirleri tarafından getirilmişti. Afyon bölgesinde köy kahvesine uğradık basık tavanlı toprak zeminli küçük odadan ibaretti. Buradan Menderes vadisinde yer alan Akça köye ulaştık. Köyde temiz badanalı misafirhaneye geldik. Köylüler
Kahve içirdiler. Misafirperver köyden ayrıldık Yolda Kürt kervanı uzun zaman yolumuzu engelledi. Çünkü kağnı koşulu öküzler yürümek bilmiyordu. Haliyle Dinar istasyonuna ulaştık. Aydın, İzmir demiryoluna kavuştuk. Anadolu’da basit at arabası ve at dan ibaret başka nakil aracı yoktu. Ege’de treni görünce sevindik. Burası Menderes ovasıydı. İzmir’e gitmek için bir gün Saray köyde pamuk yataklı handa rahat ettik.
ORTA ÇAĞDAN BAŞLIYARAK 20.YÜZ YILIN İLK ÇEYREĞİNDE LEVANTENLER ŞEHRİ İZMİR
XI.yy başlarında İzmir’in nüfusu 2000-2500 arasında idi.
XI.yy da Bizanslıların İzmir’de 10 bin Türkü kılıçtan geçirdiklerine bakılırsa o zaman kentin nüfusu 15 bin olmalıydı.
İzmir 1528 li yıllarda İzmir’de, 6 mahalle de varlığı tesbit edilen 206 hanede, 227 aile ve 72 bekar nüfus barınıyordu. 206 hanenin 29 hanesinde Hrıstiyanlar oturuyordu.
1671 yılında ise İzmir’de 10 müslüman mahallesi, 10 Rum mah., 10 Frenk mah.si ve Yahudi, 2 Ermeni ve 1 Çingene mah.si vardı. Toplam mahallelerdeki hane sayısı 10.300 idi.
Kentin asıl gelişimi 17 ve 18.yy da oldu. Kent nüfusuna göre sayıları az olan Rumlar 18.yy dan sonra çoğaldılar.
Yahudiler, İzmir’e 16.yy da İspanya’dan gelip yerleştiler. Toptancı,tüccar ve komisyoncu olarak kent ticaretinde kısa zamanda söz sahibi oldular.
Ermenilerin nüfusu 1610 yılından sonra kentte arttı. Ve kentte 100 hane oldular. İzmir nüfusu-
Nun çeşitli tarihlerdeki gelişimi ve etnik(halk) dağılımı şöyleydi
| Yıl | Rum | Ermeni | Yahudi | Toplam |
| 1630 | 15bin | 8bin | 7-8bin | 90 bin. |
| 1653 | 2bin | ? | 7-8 bin | 90 bin. |
| 1788 | 26bin | 7-8 | 10 bin | 130 bin. |
1893 yılında İzmir merkez nüfusu 207 bin olup 80 bin kişi ile müslümanlar çoğunlukta idi. Bunun 55 biniRum idi. Foça, Urla ve Çeşme kazalarında Rum nüfusu müslüman nüfusu çok gerilerde
bırakmakta idi
1908 yılında İzmir sancağının toplam nüfusu 627 bin . Rumların 325 bini müslüman,277 bin kişi ile Hrıstıyanlardı.
1893 yılında İzmir’de Yahudi nüfusu merkezde 15 bin,Bergama’da 450, Urla’da 260, Foça 100, Menemen 230, Çeşme120, Tire 1000, Bayındırda 30 olmak üzere toplam 17 bin idi.
1832 yılında Alman seyyah Döbel İzmir’in yaklaşık nüfusu 130 bin diyor. Ve devam ediyor diğer Türk şehirlerine göre İzmir halkı birbirine karşı daha anlayışlı olarak yaşıyan Ermeni, Yahudi, Müslüman, Rum ve diğer milletlerden oluştuğunu yamış. Burada Hrıstiyan İngiliz misyoner, Hz. İsa’nın öğretisini yaymak için hastane açmış.Doktor muayenesi ücretsiz olup özellikle ilaçta parasızdı.İzmir’de ticaret genelde Ermeni ve Yahudi’nin elinde idi.Ayrıca Frenk sokakta bir çok dükkanda domuz eti satılıyordu.Türkler otlaktan aldıkları hayvanları salhaneye getiriyorlar. Orada Yahudi usulü bıçakla boğazını kesiyorlardı.
Misal Karnaval eğlencelerinden sonra sokaklarda yaralı veya ölülere rastlanıyordu. Birisi hakarete uğradımı, ne yapıyor ediyor mutlaka intikamını alıyordu. Şehirde Frenklere karşı soygun ve yağmalama olayları yaşanıyordu.(Frenk Avrupalı hrıstiyanlar demek) Bir akşam
İngiliz tüccar,Urla’da oynanacak bir toplantıya gidiyormuş ve yanında 30 altın varmış; bunu haber alan bir kaç Rum, İngilizin geçeceği yere pusu kurmuşlar, adam geçerken maske takmış. Rumlar adamın üstüne çullanmış biri altınları isterken diğeri tekmeliyormuş, bir diğeri
Saatini almaya çalışırken, ötekide paltosunu çıkarmaya çalışıyormuş; adamı soyup soğana çevirdikten sonra kimseye söylememesini ve canını kurtardığına dua etmesini söyleyip kaçmışlar.
1835 yılında İngiliz Dr. Helfer, Haziran da İzmir’e gelmiş.İlde müthiş veba salgını olduğunu hatta limandaki bütün gemilerin direklerinde sarı bayrak olduğunu görmüş.Sokağa çıktığımızda elimize İzmir ingiliz konsolosu ağaç sopa verdi, yanınıza yaklaşmak isteyen insanlara sopayı sallıyarak uzaklaştırın, hatta dışarı çıkmasanız daha iyi olur dedi. İzmir’de oturan Avrupalılar vebaya karşı çok kapsamlı önlemler alıyorlar. Evlerinin kapısını kilitliyorlar.Satıcılardan aldıkları sebze, meyva, yumurta ve tavuğu bile kapı önlerinde duran içi ilaçlı su bulunan fıçının içine bıraktırıyorlar.
Zengin Avrupalıların evlerinin taban tahtalı yerleri fırçalanmış. Pırıl pırıl mobilyalı odalar ve krıstal camlı vitrinlerin içinde paskalya yumurtalarıyla süslüydü.
İzmir’de,Türk,Rum veErmeni olamak üzere birbirinden tamamen farklı üç millet yaşıyordu. Şehirde en fazla nüfusa sahip Türklerdi.Oturdukları evler dar sokaklı ve bakımsızdı. Rumların evleri, mahalleleri kendilerine özgün mimariyle renga renk boyalı,oymalı bezeli,sade görünümlü ve sevimli evlerdeoturuyorlardı.İzmir’e canlılık veren halk Rumlardı. Şehirde ki irili ufaklı ticaret onların elindeydi. Rumların o savrulan pileli beyaz fistanlı, işlemeli, cepkenli uzun geniş kollu gömlekli. Erkekleri başları mavi püsküllü kırmızı fesleriyle daha çok tipini andırıyordu. Ticarette sıkı pazarlıklar. Frenklerse uzun yıllar önce İzmir’e yerleşmiş
Fransız ve İtalyanlardı.
Şehre bir Alman Doktor geldiği haberi haberi çabuk yayılmıştı.Hastalıktan kurtulamıyan, acı çeken, tedavi olamamış insanlar tıp eğitimini görmüş bilgili gerçek doktordan medet umuyorlardı. Hatta her şeyini Allah’a teslim eden Türkler dahi akın akın geliyordu.
Şimdi ilçe olan Buca o zaman İngilizlerin yazlık köyüydü. Şehirde tek arabaya sahip olan ingiliz konsolosunun eşi bayan Beriy’di. İzmir’e ulaşım, eşekle yapılıyordu. Erkeklerin işe, kadınların gezmeye giderken kullandıkları ulaşım aracı eşekti. En şık tuvaletleriyle İzmir’li kadınları eşek üzerinde görmek mümkündü. Hollandalılar da Seydiköyde oturyorlardı.
İstanbul’da yayılan veba, Mısırdan yayılan veba kadar şiddtli olmadığı için salgın kısa zamanda kontrol altına alındı ve İzmir’de hayat normale döndü. Seydiköyde soygun olmuş.
Güvenlik sorunu olan çevrede, soygunda bir soygunda bir Yahudi öldürülmüş. Katili müslümanlar bulmak için harekete geçtiler ve katili aramaya başladılar.Şehrin polisleride
Türklerdi.
Avusturya’lı gezgin Ludwig Ross, 1845 yılında İzmir’e geliyor.Türk gümrükçü ilk valizimi açtırdı. Ondan sonraki valizleri açtırmak istemiyorsan 5 kuruş vermem lazım olduğunu söyledi.Burada paşa dahi makamını nazırdan(günümüzün Bakanı demek) satın almak zorunda. En alt düzey memurda görevini satın alıyor.Devrederkende karşılığını talep ediyor.
Rumların, Türkiye’de ki dini kurumlarıda parayla alabiliyor. Mesela 60 bin kuruş verip İstanköy metropolitilik ünvanını satın aldım.Bu memleketteki çürümeyi gösteriyor. Alman’da Türk korkusu var. “Bir zamanlar Almanya’da Türkler geliyor denince korkuyorlardı.Ama şimdi öyle olmadığını gördüm. Türk kendini demir adem olarak görmektedir.Mağrur Türk, sessiz karanlık bakışlı Yahudi İzmir’i mesken tutmuş. 1846 yılında şehrin nüfusu 150 bin, Türkler ve müslümanlar 40 bin, Rumlar 60 bin,Yahudi 10 bin, Ermeniler 10 bin, Frenkler(yani Fransız, İtalyan,İngiliz,Alman ve diğer Avrupalılar) 25 bin. Burada ki Yahudiler İspanya’dan göç etmişler.
En önemli para sermaye birikimi Rumlar,Ermeniler ve Frenklerin elinde bulunuyordu. Mesela Bir Rum kızı sevdiği katolik erkekle evlenmek için katolik olmuş; sonuç olarak kız, erkek kardeşleri tarafından dövülmüş.İzmir belirgin olarak Rum izleri taşıyor. Şehir 3500 yıldır Pers,Roma,Bizans,Arap,Frenk ve Türk egemenliğindedir. Halkın 120 bini rumca konuşuyor. İkinci dil türkçe dir. Karnavalda “ışıl ışıl gözleriyle pırıl pırıl ciltlriyle Ermeni kadınlar, Güzel Rum kızları ayrıca Ermeni ve Rum kanı taşıyan ve bir kaç nesildir Avrupalı kanı taşıyan melez Levanten kızlar oturuyor. İzmir’e Fransız modası hakim.
Pınarbaşı ve Bornova’da uzun sarıklı Türkmenlerin başını çektiği kervanlar geçer. Kervanın geçtiği köprünün her iki tarafında binlerce Peygamber ümmetinin mezartaşları görülür.
Julias Sef, adlı gezgin 1875 yılında İzmir’e geliyor. Türklerden önce İzmir’i Büyük İskender yeniden inşa etmiş.Ama Lidya kralı Alyates İzmir’i yerle bir etmiş. Haliyle 400 yıl İzmirliler köylerde yaşamak zorunda kalmış. 1875 yılında İzmir’in nüfusu 160-170 bin dolaylarında olup önemli ticaret merkezidir.Bunun 50 bini müslüman,10-15 bini Yahudiler geri kalanıda Rum,Ermeni ve Frenklerden meydane geldiği sanılıyor.Hırıstiyanlar arasında Rumlar nüfus çoğunluğuna sahip. Rumca, İzmir’in temel anlaşma dili. Zengin Rumlar Avrupai giyiniyorlar. Zaten Rumların çoğu Avrupada okumuş.
Kaynak: Gezginlerin Gözüyle İzmir
19.yy,İ.Pınar
1838 şubat İzmirdeyim sir. Charles
çok kalabalık bir şehir, kadınları tepeden tırnağa kadar kapalı ancak gözleri açık bırakacak şekilde örtülüdür.Türkler giyime çok masraf yapıyorlar, sıradan bir cekete 15-20 paund veriyorlar.Yunanlılar iyi giyinmezler. Kentin evleri hep birbirine benzer, ahşap yapı, tek katlı veya iki katlı.
İzmir’de köle pazarı bulunuyor. Hamallık yapan insanlar çok fazlaydı. 1837 yılında veba salgınında 14bin türk ölmüş. Diğer halktan 1000kişi ölmüş.Türk çocukları Avrupalının peşinden frenk köpeği diye küfür ediyor.Cami ziyareti yaptım. Çıplak ayakla namaz kılan türkleri gördüm.
Rum uşağı diyorki: “islam, yalan söylemeyi yasaklıyor. Diyerek türkleri savunuyor. Yahudilikte olduğu gibi. Türkler çadırında tek kadınla evli yaşıyorlar. Dinleri izin verdiği halde tek evliler.Türkler arasında sakat insane pek rastlanmaz.çünkü islam sağlıklı insane olmasına katkıda bulunmuş. Çünkü alkol içmiyorlar. Türkler din değiştirmekten korkarlar.Rumlar çıkarları konu edilince dindarlaşırlar.Hatta köylüler arasında bile saygın ve seçkin insana rastlanır.